reklam
reklam

BURSA YAŞAM | Bursa Haberleri, Bursa, Bugün ve Son Dakika

reklam

YOKLUĞA MUHTACiYET

reklam
YOKLUĞA MUHTACiYET
01 Haziran 2020 - 20:16

Hafta sonlarının  beni neden bu kadar heyecanlandırdığını bilmiyorum. Pazartesi gece yatarken de eksiğim, cumartesi gecesi eğlencelerinden sonrada. Çarşamba da, perşembe de…

Bugün cuma, maaşımı da aldım. Gene trafik yığınına girmek üzere bindim beş yıldır benimle olan aracıma. Adı Rüstem. Daha iyisini alana kadar da benimle kalacak.

Artık semtimde metrekaresine sığmayan bir hıncahınçlıkta. Bu kez başka bir mahalleden kuaföre gidip oradan eve geçerim. Her hafta başka bir mahallenin kıyısından geçiyorum ve frenime takılan bir top bulamıyorum. Birkaç serseri ve bunları yadırgayarak bakan, mahalle konteynırına soba kovasını boşaltan şalvarlı teyze.

Karşı yönden gelen araca yol vermek için beklerken birden yanıveren sokak lambasına takıldı anılarım. Evimizin yanındaki tarladan yolduğumuz yemyeşil çimleri, akşam  sokak lambamızın altına yol yapıp mankenlik falan oynardık.

Birden arabamın arkasından bir ses geldi. İlk Hüseyin abiyi gördüm. Ardında Ayşe abla ve kucağındaki çocuğunu.

Nadir selamlaşırdık. Özellikle selam vermiş olamazdı. Bunun verdiği şaşkınlıkla “Hüseyin ağabey” dedim.

-Bacım iyi akşamlar. Ya ben şey diyecektim. Müsait misin acaba? Bizim oğlanı hastaneye yetiştirmem gerek, bizi bir atıversen. Malum erkekler dayanamaz ateşe kız çocukları gibi. İkinci havalesini geçirirse kalıcı bir hastalık kalabilir. Taksi yok bir şey yok.

Bana bugün neler oluyordu, bilemiyorum. Ben mi yavaştım, yaşamak mı hızlanmıştı? Anlayamıyordum… Hemen cevap veremedim. Bir karşı yöndeki yola, bir sokak lambasına bakıp araçtan indim.

      -Hüseyin abi sen al götür oğlanı. Benim  önemli bir işim var. Sonra aracı  bırakırsın.

     -Allah razı olsun, bak işin varsa…

     -Hadi Hüseyin ağabey, hadi. Konuşacak vaktimiz yok.

Arabam gözden kaybolana kadar izledim. Sokak lambasının ışığı daha da netleşmişti. Kırlangıçlar, bir o binanın, bir bu binanın kuytu çıkıntılarına ciyak ciyak uçup duruyorlardı.

Ana caddeye çıkmak için sola döndüm. Ben hep soluma dönerdim. Hüseyin ağabeye dediğim kadar önemli olan işim aklıma geldi. Kuaföre gitmem gerekti. Caddeye çıkmadan şurada bir sigara yarılasam iyi gelecek.

Sokak arasında sigara içmek ha.

Cüzdanımın çantamda olmadığını fark ettiğim an hissettiğim  ” boşluk”, üstelik anahtarımda yok.

Ellerim çantamın içinde gezerken insanların bana bakışlarını hissedebiliyordum. Bugün bana neler oluyordu. Hayat mı çok hızlanmıştı, ben mi yavaşlamıştım?

Sesler derinden geliyordu. Tüm sesler, kırlangıçlar hariç.

Yürümeye mecburdum. Ne çok değişik insan gördüm. Bir çocuğa ” bak orda karton var oraya otursana betonda oturuyorsun, üşüteceksin.” dedim.

     Küçüklüğümde annemin deterjan aldığı amcanın, hala ölmediğini fark ettim. Elleri ne kadar da buruşmuştu.

Adımlarımı sırf onun ellerini biraz daha fazla görebilmek için yavaşlatmış bu arada biraz evvel gördüğüm çocuğa daha sonra yardım etmek için kendime söz vermiştim.

    Caddeler daha aydınlık ve insanlar daha karanlık. İnsan aydınlıkta iken gerek duymuyor yanmaya.

 Karşıya geçtim. Rahat bir geçişti. Trafik neredeyse hareketsizdi. Bir araçtaki kadına takıldı gözüm. Benim dinlediğim tarz bir müzik açmış saçını başını düzeltiyordu dikiz aynasında. Özgüvenli ve işini bilir bir hali vardı. Ama eminim o da gece uyurken eksik olduğunu fark ediyordu.

 Eve de gidemeyeceğim için kuaför en mantıklısıydı. Yönüm kuafördü lakin sanki acelem yoktu. “Parasını da sonra veririm, ne yapacak ‘hayır olmaz mı’ diyecek? Sanmam benim gibi daimi bir müşterisine demez diye düşünürken, çoktan caddeyi geçmiş başka bir yola girmiştim. Ayakkabılarım benden daha çok dikkat çekiyordu ve ben hala bir sigara yarılamamıştım. Kuaförde de içemem şimdi. Çam ağaçlarının etrafında cibinlik olduğu bir küçük parkımız var(mış), oturdum. Sigaramı yaktım. Bu ilk duman hep müthiş hissettirir bana her seferinde.  İçtikçe ne menem bir şey kullandığımı fark etsem de bu kısır döngü hiç bitmedi.

 Sanki Amerika’dan gelmiş bir turist gibi beni arada süzen kadına istemsizce gülümsedim.

 Torunu dizlerimin dibine gelince sigaramdan utanıp elimi bankın arkasına aldım ve sigarayı o an elimden bıraktım.

Uzun zamandır utanmıyordum ben.

Biraz konuştuk “aman da ne şirinsin annen nerde senin?  Çalışıyor mu? Sana ninen mi bakıyor?” dedim.  Koşturarak uzaklaştı.

  Şiş ayakları üzerinde penguen gibi şirin şirin yürüyen kadın yaklaştı, yanıma oturdu. Heyecanlanmıştım. Beni yakışıklı bir erkeğin ilgisinden, maaşıma gelecek zamdan veya gideceğim yeni bir eğlence yerinden başka bir şey heyecanlandıramazdı bu şekilde.

    -Of of!  Ne yapacaksın işte uğraşıyoruz. Anası öldü bu yavrucağın, kardeşini doğururken. Ama buna da şükür, bin şükür Rabbim deyip Halep’ ten bahsetti. Halep’i duymuştum sosyal mecralarda ‘kınıyoruz, lanetliyoruz’ adı altında.

  Ah! dedi. “Altı yıldır duyan yok bu milletin sesini.”

      Altı yıl mı? Ya hu altı gündür ya vardı ya yoktu bu mesele, dedim içimden.

      Ya, teyzeciğim çok zor, dedim.

      Şöyle bir pabuçlarıma baktı. Ben de ardıma attığım sönmemiş sigaramın dumanına.

       – İyi akşamlar, kolay gelsin size, deyip saçma sapan bir gülüşle kalktım.

 Altı yıl mı?

    Ağzım dilim kurumuştu. Susamıştım.

Elli kuruşum bile yok yahu. Benim küçükken yaşadığım mahalleye inen bir yol vardı. O yöne doğru yürümeye başladım. Sanırım bir kırk beş dakikaya yakın bir süre geçmişti. Şarjım bitmek üzereydi. O yüzden oraya buraya da girip bakınamıyordum. Hüseyin ağabeyi de arayamam, numarası yoktu çünkü. Ama elbet kapıya getirirdi benim Rüstem’i bir şekilde.

     -Yaprak! Kız Allah canını almaya senin. Hiç değişmemişsin. Ne o bal bilmem nesi mi o saçının rengi? Hele gel gel bir yakından bakayım.

     Bu ince sesli kadın benim arkadaşım Suzan’ın annesi Saime  ablaydı. 

     Israr etti içeri girdim. Hemen su istedim ki o yanında çay bisküvi de koymuş. İlaç gibi geldi diyeceğim ama hayır bildiğiniz  damardan serum almış gibi hissettim.

    Su, bisküvi ve çay.

Bir sürü haberler aldım. Ölenler, gidenler, gelenler…

 Zamanında beğenmediğim Suzan abla hürmette kusur etmedi bana.

    Uzatmayayım, ben mi yavaşladım diye sorgulayıp diyordum ya doğruymuş. Yavaşlamıştım.

Kuaförü de unutmuştum. Cüzdanımı da. Beni bekleyenleri de, arabamı da. Sosyal medyadaki son trend ve haberleri de. Kim nerde ne yapıyorlar da. Cüzdanım, arabam, telefonum yoktu.

Ayaklarım, ellerim, bedenim ve beynim yalnız kalmıştık.

Eminim birkaç sokak daha gezsem karnımı da doyurur belki biraz daha utanırdım.

   Sokak lambalarının sapta ışıklarında da güzel hissedebiliyordum kendimi.  Heyecanlanabiliyordum, sorun yok. Cüzdanım, arabam, telefonum yoktu. Başka bir göz açılmıştı kainata karşı ve kainattan bana karşı.

   Hayat çok hızlanmıştı. İçinde alabora, nizamlarda biz süslü püslü zombiler.

Tekdüzelerde, tek bir yol üzerinde her şeyi dileyecek kadar yüzsüz olmuştuk. Her şeyi biliriz biz. Kültürlüyüz. En güzel kıyafetleri biz giyer, en güzel mekanlarda en lezzetli kahveleri biz içeriz. Karşımızdakinin saçı, başı, modeli ve sevgilisi derdimiz. Yokluk fakiriyiz, açlık fakiriyiz.

Herkese, her istediğimize anında ulaşabilecek teknolojimiz var. Allah’ım her şey artık ne kadar kolay!

   Eve gitmek istiyordum. Gittim de. Girişteki merdivene oturup beklemeye başladım. Kuaföre gitmedim diye ölmemiştim. O mekana yetişemedim diye eksilmemiştim. Yürüdüm diye erimemiştim. Benim yokluğa ihtiyacım vardı. Bu muhtaciyeti bu kargaşada yok etmiştim ben. O kadar şeyi es geçip yok etmişim ki hayatımda.

Bu gece yatarken ruhumun bir kısmını doldurduğumu hissedeceğimden emindim. Başımı duvara yasladım. Ve şunları kendi kulağımın duyacağı bir desibelle mırıldandım;

“Varlığından şüphe etme, kainatın etkisinden de. Evinde, bir kuş tüyünün içeri girmesini. Ve hüznünün dışarı düşmesini. Kitlenme, güven ruhuna. Birgün bir pencere ile başlarsın. Yarın kapıya yönelir, tokmağa vurur yüreğin. Açarsın bile be.

Müziği ne zaman değiştireceğini bilmelisin. Etkiliyorsa hayat tepki vermelisin.”

-Hüseyin abi.

reklam

© 2020 Bursa Yaşam. Tüm Hakları Saklıdır.