reklam
reklam

BURSA YAŞAM | Bursa Haberleri, Bursa, Bugün ve Son Dakika

reklam

YAŞAMIN AVLADIĞI KADIN: DİANA YA DA SEBERG

reklam
YAŞAMIN AVLADIĞI KADIN: DİANA YA DA SEBERG
Hülya Üstün KÖSELECİ( hulyaustunkoseleci@bursayasam.com.tr )
26 Mart 2020 - 17:00

Jean Seberg’i tanır mısınız? 

Yaşı altmışı geçmiş sinemaseverler belki hatırlar onu. Fransız Yeni Dalga sinemasının efsane kadın yüzlerinden biriydi. 1960’ların dünyasına aykırı  kısacık sarı saçları, yaşadığı zamanın önünden giden ruhunun yansımasıydı sanki. Makyaj dahi gerektirmeyen duru güzelliği ise onu  modern zamanların tanrıçası kılmıştı.

Kısacık yaşamı 1979 yılında sona erdiğinden, benim kuşağıma uzak bir isimdi Seberg. Rahmetli annemin Jean Paul Belmondo hayranı olması nedeniyle, onunla birlikte olmak adına TRT’de izlediğim “Serseri Aşıklar” filminden dolayı Seberg’e sadece aşinaydım. Ne zamanki, Carlos Fuentes’ın  “Diana: Yalnız Avlanan Tanrıça”sını elime alınca Seberg’in yitik bir kadın olduğunu öğrenebildim.  

Kitabı okuma nedenim, konusu değildi.  Okuma yolculuğumda Cervantes ödüllü Fuentes’in durağına geldiğime inanıyordum. Yarı-biyografik nitelendirilen bu kitabın, yazarı tanımak için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüştüm. Oysa, rahatsız edici bir okuma deneyimi oldu. Anlatılandan değildi rahatsızlığım, anlatandı . Keşke yazarla bu kitap yoluyla tanışmasaydım, dedim durdum.  

Seberg, pek çok kişi tarafından Fransız olarak bilinirdi. Oysa Amerikalı kasaba kızıydı;  orta sınıf Püriten bir ailede yetişmişti. Henüz 17 yaşındayken Bernard Shaw’ın romanından aktarılan bir filmde Jeanne Darc rolüne binlerce kişi arasından seçilmesi, onun taşradan kurtuluşu olmuştu. Hızlıca girmişti sinemaya. Üst üste pek çok da rol almıştı.  Çok gençti, tecrübesizdi; Amerikan sinema endüstrisinin acımasız eleştirilerinden kendini koruması mümkün değildi. Çareyi Avrupa’ya kaçmakta bulmuştu. Kısa zamanda  Fransız sinemasında yerini almıştı artık. Üstelik kendinden yaşça büyük, Fransız yazar Romain Gary ile evlenmiş, Diego isimli bir oğlu da olmuştu. 

Meksika’ya bir film çekimi için gittiğinde Fuentes’le kesişir yolları. 1969’u 70’e bağlayan gecede, bir partide tanışırlar;  aralarında tutku dolu bir ilişki başlar.  Fuentes bu kitapta Seberg’in ismine yer vermez. Ona “Diana” adını verir. Kişilik haklarına saygıdan dense de, pek inandırıcı gelmez okura.

Fuentes bu kitabın “aşk romanı” olarak adlandırılmasını istemez sanki. O yüzden romanın başında  bol bol top çevirir. 1960’ların dünyasının analizini yapar; gelen 70’lerin öngörüsünde bulunur.  Satır aralarında adeta şöyle haykırır Fuentes: “Ben bir entelektüelim, Kazanova değil”.  Sonuçta bir aşk anlatısıdır bu kitap; öykünün içine serptiği “denememsi” yazılar kaba kalır; fikirlerin değerini uçuruverir havaya.

Yine de duramaz Fuentes.  Seberg için tanrıça ile fahişe arasında gidip gelen bir imge çizer. İlişkinin en mahrem anlarını anlatırken Fuentes’i bilemeyiz ama okuyucu olarak utanırız ara ara. “Mezarından kalkıp da cevap veremeyecek durumda olan birinin özeline girme hakkımız var mıdır?” sorusunu sormadan duramayız.

Farklı dünyaların insanıdır ikisi de. Tutkunun ateşi geçince birbirlerini sorgulamaya başlarlar. İkinci ayın sonunda ilişkiyi bitirerek ayrılır Seberg Meksika’dan. Hamiledir. FBI için Seberg gibi sistem karşıtı bir aktivisti karalamak için bulunmaz bir nimettir bu bilgi. Irkçılığa karşı mücadele eden Kara Panter Örgütü’nün zenci liderinden hamile kaldığı iddiasını atılır. Bebeğin Fuentes’tan olduğu dedikodusu da konuşulsa da, medya için kıymetli olanı, ırkını bir zenci ile kirleten beyaz kadın öyküsüdür.

Seberg’in eşi Romain Gray bebeğe sahip çıkar. Haberi yayan gazeteye karşı dava açıp kazanırlar. Yine de yaşanan çirkinlikleri Seberg’in bedeni kaldıramaz. Erken doğar bebek; birkaç gün içinde de ölür. Bebek herkesin rengini görebileceği açık bir tabuta konularak defnedilir. Seberg “bakın işte, bebek beyaz” der gibidir. Yine de bebeğini kaybetmiş anneye bunu yapmayı zorlayanlar utanmayacaklardır yaptıklarından. Hak ettiğini bulmalıydı; beyaz, protestan ahlakının değerlerini aşırı zorlamıştı. Yeni zamanın Jeanne Darc’larından biriydi o. Ulu orta yakılmak yerine itibarsızlaştırılmaktı yirminci yüzyılın aykırı kadınlarının cezası.

Seberg bir daha asla sağlıklı olamadı. Sinema yapımcıları ondan uzaklaştı. Acısını içki ve uyuşturucu ile sağaltmaya çalışırken, mesleki yaşamı eridi gitti. Bir rivayete göre, her yıl bebeğini yitirdiği gün intihara teşebbüs etti. Fuentes onun son yıllarını şöyle anlatır romanda: “Paris yakınlarında, nehre bakan bir sanatoryumda kaldı uzun süre. Penceresinden görünen tek şey fabrika bacalarıydı. Orada kendi yüzünü yeniden keşfetmek girişimine daldı. Yüz çizgilerini aynada eliyle izliyor, sanki kendi kendisini hatırlamaya çalışıyordu. Her gün yinelenen bir törene dönüştü bu. Bu tören yinelenmese Diana kendi yüzünü kaybedebilirdi.”

Bir gün onu, Paris’in bir kenar mahallesinde arabasının içinde ölü buldular. Otopsiye göre ölü bedeni iki haftadır arabanın içindeymiş. Yanında ise birkaç boş ilaç kutusu ve bir de hazin bir intihar mektubu varmış. İntihar etmediği, gizli servis tarafından suikasta uğradığı yıllardır iddia edilmektedir. Seberg’in nasıl öldüğünün bir önemi var mı ki? Gerçekte o bebeğini toprağa verdiği gün ölmüştü. Fuentes Seberg için Diana ismini seçmesi onu Roma mitolojisinde bekaretini korumak için yalnız avlanan Tanrıça Diana’ya benzetmesindendi. Oysa gerçek yaşam, tüm acımasızlığı ile  Seberg’i avlamış oldu.

Fuentes bu “denememsi otobiyografik romanı”, Seberg’in ölümü ile bitirir. Oysa benim için bitmemişti öykü; peşinden gitmeliydim daha. Geride bıraktıklarına ne olmuştu? Her yaşam biterken arkada enkaz bırakmaz mı?

Ayrıldığı eşi Romain Gary de, bir yıl sonra Seberg’in peşinden gitmeyi tercih etmiş. Üstelik bıraktığı mektupla edebiyat dünyasını da alt üst etmiş.  Emile Ajar takma adıyla yazdığı romanlarla Goncourt Edebiyat Ödülü’nü, iki kez kazandığını ve bununla da fazlasıyla eğlendiğini itiraf etmiş.

Seberg ile Gary gitmekle acılarını sona erdirirken, geride bir sürü anlamsızlıklarla tek başına kalan oğulları Diego kaldı Yıllarca süren terk edilmişlik, suçluluk duygularıyla alkol, uyuşturucu ve seks ile baş etmeye çalıştı. Sonunda yaşama tutunabilmiş bir şekilde. hurdacı
en yakın hurdacı

Diego; annesinin ölümünden 9 yıl sonra Fuentes’in yazdığı romanı okurken neler hissetti acaba? Okuyucu olarak romanın sonunda bizlerin kafası dahi bu kadar karma karışık iken, annesinin tüm çıplaklığı ile anlatıldığı bir eser onun yaralarını daha da derinleştirmemiş midir?

Şu an Barcelona’da yaşamını sürdüren Diego birkaç yıl önce kendi biyografisini yazdı. Kendisiyle yapılan bir röportajı okuduğumda bir cümlesi boğazımı düğümledi: “kızımı hiç yalnız bırakmak istemiyorum”

Hülya Üstün KÖSELECİ

reklam

© 2020 Bursa Yaşam. Tüm Hakları Saklıdır.